Dünya Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2015 Perşembe

Kehanet Gecesi / Oracle Night


Aylar önce Hande ile kendimize hazırladığımız şahane listenin Kasım ayı kitaplarından ilki Kehanet Gecesi'ydi. 
Paul Auster okumaktan asla bıkmayacağım yazarlardan. Her defasında son sayfaya gelene dek yazarla kavga ediyorum, sinirleniyorum ama inanılmaz bir deneyim oluyor. Kehanet Gecesi ise ne yazık ki bunları yaşatmadı bana. Auster ile New York'u gezmek çok keyifliydi, diğer kitaplara göndermeler de öyle. Ama hikaye ve karakterler beni hayal kırıklığına uğrattı. İlk kez Paul Auster okuyacaksanız eğer bu kitabı pek tavsiye etmiyorum. Leviathan ve New York Üçlemesi ise muazzam.



2 Haziran 2015 Salı

Kısa kısa...



Bugün uzunca bir aradan sonra ilk defa yazıyorum. Bu aranın sebebi vakitsizlikten ziyade içimden gelmemesi oldu. Değiştiremeyeceğim insanlar ve olaylar için üzülmeyeceğime dair kendime verdiğim söze rağmen son zamanlarda görüp duyup yaşadığım kimi olaylar yazma isteğimi biraz kırdı. Bir nevi içime kapandım.
Konu okuma tabi başta. Maalesef okumak gibi kişisel bir şey bile bazen etrafınızdaki insanlar tarafından yargılanma malzemesi olabiliyor. "Kitap delisi", "Ya çocuk, ya kitap", "O kitap çerez, şunu oku", "Bunca kitaba vereceğin parayla..." vs. Sonuçta ben kendim için okuyorum. Aklıma eseni okuyorum. Başkasının belki aylık Digiturk masrafını kitaba harcıyorum çünkü televizyon seyretmiyorum. Çocuğum yok, o yüzden herhalde daha çok boş vaktim oluyordur, o vakitlerde de kitap okuyorum. Yeri geliyor sabun köpüğü gibi kitapları seviyorum, yeri geliyor anlayabildiğim kadarıyla daha ağır şeylere girişiyorum. Sonuçta ben böyleyim, bunu istiyorum.

Mesele burada da kalmıyor. Evine koyduğun koltuktan et yememene, kapına gelen kargodan üstüne başına giydiğin kıyafete kadar yargılama devam ediyor. Konunun ciddi ya da sıradan olması önemsiz. Görünüşe göre kendinden farklı herhangi bir şeye tahammül etmek bizim için oldukça zor. Bu boğucu düzenden bazen kaçış olabilen internette bile yeri geliyor aynı müdahalelere maruz kalıyorsunuz. "Fantastik zaman kaybıdır.", "O kitabın dili sana ağır gelebilir yalnız." vesaire. Oldu canım. 
Neyse.  O yüzden son zamanlarda pek bir şey yazasım gelmemişti. Ama hayat devam ediyor. Nefes alıp verdikçe. Ben de Mayıs boyunca sevdiğim sevmediğim bir yığın şey okudum. Ve sizle paylaşayım dedim. İşte kısaca fikirlerim:

Unutma Dersleri - Nermin Yıldırım
Nermin Yıldırım bu ay ilk kez okuduğum yazarlardan biri. "Unutma Dersleri" eğlenceli ve merak uyandırıcı bir şekilde başladı ve geneli itibariyle zevkli ve sürükleyici bir okumaydı. Bence en zayıf yönü yer yer fazlaca avamlaşan diliydi. Onun dışında sevdim diyebilirim.

Ceza Sömürgesi - Franz Kafka 
Tüylerimi diken diken eden acımasız bir öyküydü. Anlatılanlar gözümde canlanmasın diye uğraştım resmen. Kısa ama çarpıcı bir kitaptı.

Büyünün rengi - Terry Pratchett 
"Diskdünya" merak ettiğim bir seriydi. İlk kitap olan "Büyünün Rengi"nin tekrar basımını fırsat bilip giriştim. Bolca tebessümlü bir hikayeydi. Ancak biraz alışma gerektiren bir dünya gibi görünüyor. Birkaç kitap sonra daha net bir fikre sahip olurum diye tahmin ediyorum.

Rüzgar Gibi Geçti - Margaret Mitchell
Herhalde hayatımın kitabıdır. Zaten birkaç senede bir tekrar okurum. Bana kalırsa yazılmış en güzel hikaye. Ve en müthiş karakterler. Rhett ve Scarlett. Fazla söze gerek yok.

Kör Baykuş - Sadık Hidayet 
Çarpıcı, ürkütücü ve okurken insanı zorlayan bir hikaye. Gece okumaya başladığım kitabı içim dayanmadığı için gün ışığında bitirmem gerekti. Rahatsız edici ve ürpertici bir hikayeydi. Gündüz okumanızı tavsiye ederim.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku - İlhami Algör
Tadı damağımda kaldı resmen. Kısa ama sıcacık bir kitaptı. Filmi henüz izlemedim. İlhami Algör’ün diğer kitabını kitaplığa ekledim. İlk fırsatta okumayı düşünüyorum.

Jane Austen Kitap Kulübü - Karen Joy Fowler
Sevimli, eğlenceli ve yaramaz bir kitap olduğuna inanarak okumaya başladım. Fakat pek beklediğim gibi çıkmadı. Hikaye biraz tutarsız geldi, karakterler de sinir bozucuydu. Çok tavsiye edemeyeceğim.

Poyraza Çare - Daniel Glattauer 
Elime adıktan sonra göz açıp kapayana kadar boğazımda bir düğümle bitirdiğim ve etkisini birkaç gün atlatamadığım müthiş bir kitap. Sevdiğim herkesin eline tutuşturup zorla okutmak istediğim türden. Sadece e-mail yazışmalarıyla anlatılan inanılmaz bir hikaye. Muhakkak şans verin isterim. Devamını da (Every Seventh Wave) İngilizcesinden okudum. İlki kadar iyiydi. Onun da Türkçe'ye çevrilmesi dileğiyle.

Rosshalde - Herman Hesse
Beni Herman Hesse ile tanıştıran kitap. Sevgi ve ilgiye muhtaç bir ufacık çocuğun hissettikleri çok etkileyici biçimde anlatan bir hikayeydi. Sadece sanatını umursayan bir ressam, mutsuz ve çaresiz karısı ve yıkık dökük hayatları. Karakterler çok gerçek ve ikna ediciydi. Çok beğendiğim bir kitap oldu.

Gelecek Sefere - Marc Levy
Marc Levy büyülü ve insanı esir alan anlatımıyla en sevdiğim yazarlardan biri. "Gelecek Sefere" başka bir yazarın yazdığı bir hikaye olsa belki sevebilirdim. Ama bir Marc Levy kitabı olarak diğerlerinin gerisinde kaldı maalesef benim için. Yazarla tanışmadıysanız bu kitaptan başlamayın derim.

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali
Sabahattin Ali geç tanıştığım ama sevdiğim ve arayı kapatmak istediğim yazarlardan. Her okuduğum kitabı kendine has güzel bir etki bırakıyor üzerimde. Kuyucaklı Yusuf da aynı şekildeydi.

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli
Düşündürücü bir hikayeydi. Ölüm ve uyku temasını işleyen. Maalesef kağıt kalitesinin kötülüğü benim için kitabın önüne geçti.

İnce Memed - Yaşar Kemal
Henüz sadece ilk cildini okudum. Başarısı yadsınamaz bir kitap. Devamını da getireceğim.

Sırça Fanus - Sylvia Plath
Yazarın hüzünlü hayat hikayesiyle beraber düşünüldüğünde etkileyici olsa da çok beğendiğim bir kitap değildi. Bitince sevindim desem abartmış olmam.

4 Nisan 2015 Cumartesi

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk / Das Glück in glücksfernen Zeiten



Sabitfikir 2014'ün en iyi 50 romanı listesinde Wilhelm Genazino'nun iki kitabı birden yer almış. 
O Gün İçin Bir Şemsiye ve Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk.
Önce Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'u okudum. 
İncecik bir kitap, ama sade ve dolu dolu bir dille yazılmış. Hayat, insanlar ve ilişkilerle ilgili çok hoş tespitleri var. 
Ana temalardan biri yalnızlık. Yalnız değilkenki yalnızlık ya da bir başka deyişle insan ilişkilerinin derin çıkmazları. Çok sevdiğim bir kitap oldu. 
Umarım siz de Wilhelm Genazino'ya bir sans verırsiniz.

21 Kasım 2014 Cuma

Kralyapanın Kızı / Kingmaker's Daughter


Philippa Gregory'yi 2007 yazında Boleyn kızı ile tanımıştım. O günden beri çevrilen her kitabını okudum. Bazı kitaplar diğerlerine kıyasla daha sıkıcı olsa da hiçbirini okuduğuma pişman olmadım. Tudor dönemini Philippa Gregory'nin kaleminden okumayı seviyorum.

"Kralyapanın Kızı" Kuzenler Savaşı Serisinin 4. kitabı. Seride en sevdiğim hikaye hala "Beyaz Kraliçe". Ancak "Kralyapanın Kızı"nı da merakla bir çırpıda bitirdim. Seri boyunca aynı hikayeyi farklı kadın karakterlerin anlatımı ve perspektifleriyle dinlemeye devam ediyoruz. İlk olarak Elizabeth Woodville, ardından Margaret Beaufort, Jaquetta ve şimdi de sırada İngiltere kraliçesi Anne Neville.

Warwick Kontu olan babası ile onun tahta çıkarttığı IV. Edward'ın ilişkisi, Elizabeth Woodville'in cazibesi nedeniyle zarar görünce, Anne ve ablası Isabel için zor günler başlıyor. Geleneksel kız kardeşi rekabeti, araya İngiltere tahtını ele geçirmeye yönelik entrikalar da girince inanılmaz boyutlara varıyor. York'un üç oğlu arasında sürekli savrulan hayatları nedeniyle Anne ve Isabel için üzülmemek imkansız.

Philippa Gregory'nin kız kardeşler romanlarını diğerlerine kıyasla daha depresif buluyorum. Okurken içiniz eziliyor ve karakterlerin uğradıkları haksızlıklara baya içerliyorsunuz. Hele siz de iki kız kardeşseniz kendinize pay çıkarabiliyorsunuz.

Sonuç olarak "Boleyn Kızı"ndan bu yana okuduğum en sağlam Philippa Gregory romanıydı. Ancak favorim hala "Beyaz Kraliçe" Elizabeth Woodville.


29 Ağustos 2014 Cuma

New York Üçlemesi / The New York Triology


Ufak tefek hikayelerini saymazsam bu Paul Auster’ın okuduğum ikinci kitabıydı. Özetle post-modern bir dedektiflik öyküsü denebilir galiba. Umarım. Daha doğrusu 3 tane. 

Okurken ne zaman elime almam gerekse içimi bir sıkıntı kaplıyordu, okumaya başladığımda ise bu defa elimden bırakamıyordum. Zaten yazarın amacı da bu heralde. Bilmiyorum. İlk okuduğum kitabı Levitathan’dı. Onu biraz daha çok sevmiştim. Daha fazla şey anlamıştım sanırım. Ya da hiçbir şey anlamamıştım? Onu da bilmiyorum. Malum yazan Auster olunca anlamak ve bilmekle ilgili sınırlar epeyce bulanıklaşıyor. Ve tabi kimlikler. Basit dedektiflik maceraları eninde sonunda karakterlerin takip ettiği kişileri daha yakından tanımaları veya anlamaya çalışmaları noktasında kontrolden çıkıyor. Daha fazlasını okuyup görün.

Paul Auster hikayelerini okurken genelde şöyle bir durumda buluyorum kendimi: “Ha kesin bu adam ordaki adam. O defter de öbür hikayedeki defter. Çok mantıklı ya, süper yazıyor herif.” Tabi sonunda hiçbir şey o şekilde mantıklı bir çözümlemeye ulaşmıyor. Ve ben de gıcık oluyorum. Sonuçta muhakkak aklımı kurcalayan bir şeyler kalıyor. Belki bu noktada Auster hikayelerine biraz sinir oluyorum bile diyebilirim. Daha kesin cevaplar arıyorum galiba okurken. Özellikle bu kitaptaki “aslında bu hikayeler birbirine bağlantılı ama belki de değildir” tınısından pek hoşlanmadım. Ama bir bildiği vardır heralde Paul Bey’in.


Sonuçta tartışmalı yönlerine rağmen okunmaya değer buldum. Yine de bence Leviathan daha iyiydi. Paul Auster’ı daha yakından takip etmeli miyim bilmiyorum. Siz de okuduğunuzda takdir edeceksiniz ki bu takip hikayelerinin sonu pek hayırlı bitmeyebiliyor :-)

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Otomatik Portakal / A Clockwork Orange

Uzun bir süredir tekrar alınıp okunması gereken kitaplar listemdeydi Otomatik Portakal. Nefis, eski, Aziz Üstel çevirisi kitabım kaybolmuştu. Dost Körpe çevirisi ile tekrar okudum. Okuma şenliğinin yasaklanmış kitaplar kategorisi için.
Hep zor okuyorum Otomatik Portakal’ı, rahatsız ediyor beni. Elimden bırakmak, devam etmemek istiyorum ama yapamıyorum. Okumaya devam ediyorum. Yine de seviyorum. Garip bir ilişkimiz var bu kitapla. Hele finaline bayılıyorum.



Yıllardır Stanley Kubrick’in harika filmini de izlemedim, hazır yeniden okumuşken tekrar izlemenin de zamanı geldi. Önce okuyun, sonra izleyin...  

13 Haziran 2014 Cuma

Kafirin Kızı / Heretic's Daughter

Küçücük bir çocuğun gözünden bir kadının cadılıkla suçlanışı, hapishaneler, cadı mahkemeleri, ve idamlar... Tüylerim diken diken oldu okurken, gözlerim doldu, kitabı bırakıp hava alıp geri döndüm. Bazen keşke sigarayı bırakmamış olsaydım dedim, bazı şeyleri okumayı kolaylaştırıyordu ne de olsa.




Harika bir kitap değildi, Salem'i en iyi anlatan kitap kesinlikle değildi. İyi araştırılmış, eh işte kurgulanmış, farklı bir cadı mahkemeleri hikayesiydi. Mutlaka okuyun da demeyeceğim, sevdiğim bir kitap bile olmadı. Ancak 10 yaşında bir çocuğun gözünden annesinin idamını okumak çok zordu. 10 yaşında bir çocuğun hapishanede kardeşinin ölümünü beklemesini, annesinin idamına kaç gün kaldığını hesaplamasını , daha bebek olan kardeşinin elinden alınmasını okumak zordu. Bu arada hikayesini merak ettiğim karakterler vardı. Çoğu yarım bırakıldı, geçmişe yapılan göndermeler de havada kaldı. 

9 Haziran 2014 Pazartesi

Aşçı / The Cook

                       Her hatanın canımı yakmasını sağlayacağım!



Çok uzun süredir okumak istediğim bir türlü sıra gelmeyen kitaplardan biriydi Aşçı. Masum masum kitaplıktan bakıyordu bana. Hakkında duyduğum pek olumlu olmayan yorumlar sebebiyle sürekli erteliyordum okumayı. Nasıl da hata yapmışım. Biraz kanlı, gaddar ve rahatsız ediciydi elbette. Azıcık mutfak tutkunuz varsa sevmemeniz mümkün değil Aşçı'yı. Tabi bu satırları yazan ben bir yandan da vegan olma planları yapıyorum ve şu anki yaşamımı o yönde değiştirmenin yollarını arıyorum. Bir şeyler pişirmeye ve onları tattırmaya bayılıyorum ancak ben mutlu olacağım diye 2 aylık kuzular kesiliyorsa, zavallı tavuklar o eziyetleri çekiyorsa düzeltilmesi gereken bir şeyler olmalı öyle değil mi? Bayılarak yediğimiz akşam yemeği için zavallı hayvanlar ölmemeli, ya da farklı ayakkabı giyebilmem için yok edilmemeliler. Aşçı tam bu süreçte okuduğum bir kitap olduğu için düşüncelerimi netleştirdi. Suçlu, suça meyilli çocukları toplayıp, mutfak okulunda eğiterek harika şefler yetiştirmek müthiş bir fikir. Tabi işler her zaman planlandığı gibi gitmeyebiliyor.
Çok seveceğinizi iddia edemem oldukça rahatsız edici bir roman ve bir o kadar da dikkat çekici.  Şef, Baş Şef, Asistan Şef, tedarikçi, evin beyi, evin hanımı, kasap... Her biri en ince ayrıntısına kadar düşünülerek yaratılmış, sıra dışı, sınırlarda gezinen rahatsız edici karakterler... Okuyun, okuyun, okutun...

7 Haziran 2014 Cumartesi

Meridon / Son Varis

Beatrice hırslı, cesur, sınır tanımayan, toprağına tutkuyla bağlı bir kadındı.
Julia zarif, iyi niyetli, insanları ve toprağı seven hiç kimseye zarar vermek istemeyen, ne yazık ki Lacey lanetiyle sarmalanmış bir kadındı.
Ve Meridon, hayatta kalmaya çalışan kalbi kırık genç bir kız. Lacey lanetinden haberi yok, Wideacre'nin adını bile duymamış, yalnızca yaşayabilmek istiyor kendisi ve kız kardeşi için. Bazı geceler rüyalarında görüyor Acre'yi, orada olmak istiyor, özlem duyuyor. Nerede olduğunu, neden sürekli rüyalarına girdiğini bilmiyor. Birde kızıl saçlı bir kadın var rüyalarında. Çok güçlü, güzel, acı çekiyor ancak bilmiyor kim olduğunu.
Annesinin kim olduğunu bilmiyor, yalnızca altın bir iğne var ondan geriye kalan, büyük annesine ne kadar benzediğinin farkında değil. Wideacre kadınlarının üçüncüsü belki de en şanslısı Meridon...


Meridon, Wideacre üçlemesinin son kitabı. Beatrice'in torununun hikayesini anlatıyor. Güzel, etkileyici bir hikaye ancak Beatrice kadar çarpıcı ve rahatsız edici ya da Julia gibi acıtan bir hikaye değil. Philippa Gregory'nin inanılmaz anlattığı bir hikaye, her kitabında olduğu gibi hem elimden bırakmak istemedim, hem de bitecek diye çok korktum. Biraz hayal kırıklığı da yaşadım elbette. Wideacre'nin sonu hoşuma gitmedi. Üçlemenin sonu için yeterince çarpıcı ve etkileyici bir kitap değildi. Bitene kadar hep meridon'un Beatrice'in soyundan geldiğini anımsatacak, tabii ki böyle yapacaktı dedirtecek bir şeyler olmasını bekledim. Elbette hikaye Acre köyü ve Wideacre için harika bir şekilde bitti. Beklentilerim farklıydı kuşkusuz.... Okuyun, okuyun, okutun....

17 Nisan 2014 Perşembe

Yalnız Kadınlar Sokağı / Tara Road


Yalnız Kadınlar Sokağı yıllardır okunmayı bekliyordu. Oysa ne hevesle alınmıştı. Okuma Şenliği'nde de hiç okumadığınız kadın yazar kategorisi olunca işte bu dedim. Açıkçası kitapla ilgili ne düşünmem gerektiği konusunda kararsızım. Kitabı bitirmem yalnızca bir buçuk gün sürdü ki bu aralar okuma hızımın çok düştüğü düşünülürse bu harika bir şey. Gerçi parmağımı feci şekilde kestiğim ve hiç bir şey yapamadığım için de hemen bitmiş olabilir. 
Kitapla ilgili beklentim çok fazlaydı, hakkında hep iyi şeyler duymuştum ve sürekli okumam tavsiye ediliyordu. Belki de kararsızlığımın sebebi hakkındaki yorumlar. Müthiş derin ve ayrıntılı karakterlerini okuyanlar yere göğe sığdıramıyorlardı. Hikaye gerçekten de ayrıntılı, Tara Sokağı'nın her köşesi gözümde canlandı okurken. Karakterler ise ilginçti. Ria ve Danny'den pek hoşlanmasam da kitapta gerçekten sevdiğim karakterler vardı. Marilyn gibi, Colm gibi... Sanırım beni en çok rahatsız eden ayrıntı Ria'nın özenle yemek pişirmesi ile Bernadette'in basit yemeklerinin karşılaştırıldığı satırlardı.  Bir şeyler üretmeden yaşayamadığım için kitapta ki genel tutum çok sinirlendirdi beni ve huzursuz etti. Ayrıca Marilyn'in bahçe ile uğraşması ve Colm'un lokantası ile ilgili yorumlarda aynı yöndeydi. Bende oluşan algı hazır gıda tüketilen mutlu ev ve bir şeylerin piştiği insanı bunaltan, boğan ev şeklindeydi. Sinir bozucu değil mi? Başka bir nokta ise, Marilyn... Marilyn okumaktan çok zevk aldığım bir karakter oldu ama kitabın yarısına kadar Ria ve çevresini okuyup bir anda Marilyn'in dünyasına geçince afalladım haliyle.
Yalnız Kadınlar Sokağı okuduğum ilk Maeve Binchy kitabı. Oldukça akıcı, insanı yormayan, gülümseten bir hikaye. Yazarı okumaya devam edecek miyim, bilemiyorum. Muhtemelen evde ki diğer kitabı Ruh ve Yürek okunur bir gün ama devam edeceğimi sanmıyorum.  Son zamanlarda romantik komedi tarzı kitaplardan gittikçe uzaklaşmam hatta Sophie Kinsella okurken bile sıkılıyor olmam göz önünde bulundurulursa yorumumu ciddiye almayın ve kitabı okuyun eminim seveceksiniz.



23 Ocak 2014 Perşembe

Julia Günahkar Çocuklar / The Favourite Child

        Kadınlığı en büyük talihsizliği, inancı en değerli mirasıydı.


Wideacre cadısı Beatrice ve kardeşi Harry öldükten sonra varisleri Julia ve Richard, Celia ve john tarafından büyütülüyorlardı. Julia, Beatrice'in halası olduğuna inanıyordu ve ileride sevgili kuzeni Richard ile evleneceğini ve Wideacre'yi beraber idare edeceklerini düşünüyordu. Beatrice'den nefret etmiş, yaptıklarının hepsinden kendi sorumlu olduğu için başına gelenlerin çok hafif kaldığına inanmıştım. Hala beatrice'den bahsederken kullanmam gereken kelimeleri seçmekte zorlanıyorum. Rahatsız edici ve çok zorlayıcı bir hikayeydi. Her çevirdiğim sayfada dehşete düşüyordum. Julia'yı okumayı bu kadar erteleme sebebim de aynı sürece çok ta hazır olmamamdı. İlginç bir şekilde çok severek okudum Julia'yı, gerçi bazı yerleri okumamış olmayı tercih ederdim. Okuduklarıma inanamadım, ne olur bunlar gelmesin bu kızın başına, rüya falan görüyor olsun diye diledim çoğu zaman. Ama Julia çok çok severek okuduğum bir kitap oldu. 2014 benim için çok iyi başlamadı ve okuduğum kitapları özellikle sevdiğim yazarlardan ve eğlenerek okuyabileceğim kitaplardan seçiyorum. Julia çok eğlenceli değil elbette ama Beatrice gibi okurken nefret ettiğiniz, anlam veremediğiniz bir karakter değil. Julia iyi niyetli, insanları seviyor, toprağı seviyor, kimseye zarar vermek istemiyor. Ralph ile birlikte insanlarını kurtarmak istiyor ne yazık ki Lacey laneti bir türlü peşini bırakmıyor. Serinin son kitabı Meridon'u okumak için sabırsızlanıyorum. Hiç oyalanmadan okuyun Julia'yı 700 sayfanın nasıl bittiğini
anlayamayacaksınız.


7 Ekim 2013 Pazartesi

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş / As Intermitencias da Morte / Death With Interruptions

Ertesi gün hiç kimse ölmedi...



Bu cümle ile başlayan bir kitaba hayır diyebilir misiniz? Hiç sanmıyorum. Ölüm bir gün köşesine çekilmeye karar verir. Düşünebiliyor musunuz hiç kimsenin ölmeyeceği harika bir ülke. Ne yazık ki işler böyle yürümüyor, cennet olduğu düşünülen yaşam bir anda cehenneme dönüşüyor. Evet ölüm yok ama ne yazık ki hastalıklar var ve yaşlılık ah tabi bir de zavallı cenaze kaldırıcıları ve tabut yapanlar ve sigortacılar... Çok keyifli bir maceraydı bana göre. Genel yorumlar kitapla ilgili, cümlelerin uzunluğu, karakter bazlı fantastik bir roman gibi anlatılmaması şeklinde. Açıkçası en sevdiğim kısım bu özellikti sanırım. Çeviri çok başarılıydı ne olduğunu anlayamadan bitiriverdim kitabı. Kitap bir noktadan sonra yön değiştiriyor ve farklı bir hikaye okuyor gibi oluyorsunuz. Çok fazla bir şey yazamıyorum kitapla ilgili çünkü keyfini kaçırmak istemiyorum. Harika bir hikaye mutlaka okuyun.



26 Eylül 2013 Perşembe

Kubbenin Altında / Under The Dome


Bir Stephen King serüveninin daha sonuna geldim. Kitapla ilgili yorumlar genellikle beğenilmediği ya da gereksiz uzatıldığı yönünde. Ben buna katılmıyorum. Bence çok keyifli bir yolculuktu her zaman ki gibi ve önemli olan son değil yolculuğun kendisi. Evet sonu çok içime sinmedi benim ve apar topar bitirilivermiş gibi geldi ama geri kalan 1000 sayfayı çok keyifle okudum. Bu aralar çok yoğun olmama rağmen kısa sürede bitti denebilir. Önce diziyi izleyip kitabı okumak korkarım çok mantıklı değil. Gerçi tüm bölümleri henüz izleyemedim ama ikisi arasında bariz farklar var. İkisini ayrı ayrı değerlendirirseniz güzel bir dizi ve uzun bir serüven sizi bekliyor.
Kubbenin ortaya çıkışından hikayenin sonuna kadar ortam öyle iyi yansıtılmış ki okurken kendimi kapana kısılmış hissettim. Karakter çokluğu içinde bir süre kayboldum. Ancak öyle karakterler var ki nefret etmemek elimde değildi. Ve tabii ki Koca Jim hayretler içinde bıraktı beni. Kitapla ilgili aslında söylemek istediğim çok şey var ama spoiler vermemek adına burada bırakayım. Okuyun pişman olmayacaksınız. 
Spoiler:
Yazmadan geçemeyeceğim. Hikaye çok güzeldi, kararkterler iyiydi Barbie ve Julia zaten şaşırtmadı beni ama o son neydi allah aşkına. Kubbe uzaylı çocukların oyun odası yüzünden oluyor ve yok etmenin yolu yalvarmak. Lütfen ama. Ve bunu da karıncaların üzerine mercek tutan çocukluk anılarıyla anlıyorlar. Sonu hiç içime sinmedi ama kitap güzeldi.




18 Eylül 2013 Çarşamba

Çikolata / Chocolat

Yıllardır okunmayı bekleyen bu sıcacık hikayeyi tam zamanında okumuşum. Rüzgar bu sefer bizim yer değiştirmemiz için esiyor. Önümüzde bir taşınma süreci var ve koli düşüncesi bile beni ürkütüyorken bir de Ankara'yı terk etmek üzereyiz. Durum böyle olunca çok fazla okuyamıyorum ve okuduklarımı da hemen yazamıyorum. 

Lansquenet'e bir gün sıradışı bir yabancı ve kızı gelir. Bu küçük kasabada kalmaya karar verirler. Vianne bu küçük Fransız kasabasında bir çikolata dükkanı açar ve inanılmaz dostluklar kurulur. 
Çikolata içinizi huzurla dolduran samimi ve güzel bir hikaye. Filmini mutlaka izlemişsinizdir ama bu güzel kitabı da okuyun pişman olmayacaksınız.

5 Eylül 2013 Perşembe

Yanık Tost / Burnt Toast

"Sonunda 40 yaşına geldim. Hayatımın bundan sonrasını da böyle mi geçirmek istiyordum. Cevap: Tabi ki hayırdı. En zoru değişmek için, yanık tostu yememem gerektiğini anlamak oldu. Başarısızlığı aklıma bile getirmemeliydim. İyi şeyleri hak etmediğime inanmayı bırakmalıydım.Ve bıraktım da. Artık böyle düşünmek istemiyorum. Hiç kimsenin de böyle düşünmesini istemiyorum."



Çoğu kadın gibi Teri Hatcher da hayat hakkında ilk şeyleri annesinden öğrendi. Ve çoğu kadın gibi annesinin de düşündüğü son kişi kendisiydi. Yaptığı tostlardan biri fazla yanmışsa, en iyisini başkasına verir, yanık tostu kendisine ayırırdı. Bu hareket bir sevgi gösterisi de olsa, öğrenilmemesi imkansız bir ders veriyordu: Kendi tatmininiz bir tost etmez.
teri hatcher'ın bir 10 yılı daha, kendini bir sonraki faciaya hazırlamaması gerektiğini öğrenmesi, bir boşanmaya, bekar ve çocuklu bir kadın haline gelmesine, kötü sevgililere, ertelenmiş bir kariyere ve hiç unutmayacağı 40'ıncı doğum gününe mal oldu. Tatmin olmak ve kendini sevmek hiç bir zaman çantada keklik değildir, ama mutlu bir hayatın olmazsa olmazlarındandır. Teri Hatcher, kalbi ısıtan, eğlenceli, dokunaklı ve bu felsefenin ilham verici bir manifestosu olan Yanık tost'ta diğer kadınların da yanık tostu yemesini önlemeyi ve kendilerini dışarı açmazlarsa hiç bir zaman ikinci şansı elde edemeyeceklerini anlatıyor. 
Tüm zayıf tarafları, başarısı ve açık sözlülüğü ile,(Beyaz atlı prensi buzdolabında aramasından, kızının doktorundan daha çok dışarı çıkması gerektiğini duyduğuna kadar) Yanık Tost , günlük karmaşa sırasında ilham verici bir hayata sahip olmak için zorluklar çeken ve başarıya ulaşan bir kadının eğlenceli, sıcak ve dokunaklı bir portresini çiziyor.
Eğer başkaları için sizin için iyi olan bir şeylerden vazgeçtiyseniz, bir daha sevişemeyeceğinizi düşünüyorsanız yanık tostu yediniz demektir. O halde Teri Hatcher'in size söyleyecek bir çift lafı var...



14 Ağustos 2013 Çarşamba

Neredesin Bernadette / Where'd You Go, Bernadette


Evet gelelim tatilimi güzelleştiren kitaba. İlk olarak bu kitaba sahil kitabı muamelesi yaparsanız bozuşuruz söyleyeyim. Ben aldım ve özellikle adaya gelene kadar sakladım. Ankara'da iş güç derdinde, stresle okumak istemedim. Çünkü bu kitabın yazarı Arrested Development'ın yazarlarından biri. Bu demek oluyor ki çok seveceğim, eğlenceli, garip, iğneleyici bir kitap beni bekliyor. Mad About You'nun da yazarı olduğunu da hatırlarsak vıcık vıcık aşk yok. 
Acı çeken, kafası karışık karakterler ve ince esprilerle dolu bir hikaye sizi bekliyor. Ah Audrey'e nasıl sinir oldum okurken bir bilseniz. Elgie ise ayrı bir konu başlığı tabii. Bernadette ve Bee'yi sevmemek neredeyse imkansız. Tabii ki onları anlayacağımızın garantisi yok. Teknik olayların bir kısmını anlayamadım. Hikayeyi mailler, notlar, FBI raporları ve faturalar ile takip ediyoruz. Arrested Development'ta olduğu gibi her şey sonuca bağlanmıyor elbette ve bana kalırsa Bernadette, Lucille Bluth'a çok fazla benziyordu. Elbette 1. Lucille'ye. Bernadette çok zeki bir kadın ve ödüllü bir mimar ancak bir dizi tuhaflıklar sonucu hayatından kaçarak Seattle'a sığınıyor. Tam bu noktada da macera başlıyor. Kocası microsoftta çalışan eksantrik bir deha. Aile olarak uyum sağlayamıyorlar bir türlü yeni hayatlarına ancak kocasının buradan ayrılmaya da hiç niyeti yok. Bernadette nereye gitti, nasıl gitti, neden gitti anlamaya çalışırken bir de bakmışsınız kitap bitivermiş. Maria Semple'ın ilk kitabı olduğuna inanmak çok zor gerçekten, yazarın inanılmaz bir kalemi var. Okuyun, okuyun, okutun...



12 Ağustos 2013 Pazartesi

Ada / The Island


Aslında çok okuyorum ama yazlıkta olduğum için bir türlü istediğim gibi yazamadım bir de bayram olunca tembel oldum çıktım.  The island çıktığı zaman hakkında yalnızca Girit'te geçtiğini biliyordum, büyüsü bozulmasın istediğimden ne arka kapağı ne tanıtımları ne de yorumları okudum hakkındaki. Bir kaç yıldır sürekli Girit'e gitmeye niyetlenip ufak aksilikler yüzünden gidemeyince madem hiç görmediğim bir yerde geçen kitap okumam lazım hemen okuyalım dedim. Giritli bir ailenin torunu olarak çok heyecan verici bir maceraydı benim için. Özellikle kitabın başlarında o kadar heyecanlanmıştım ki bir an önce adaya gelip dedeme Spinalonga Adasını ve cüzzam kolonisini bilip bilmediğini sormak istedim. Çünkü onların Girit'ten ayrılma tarihi ile koloninin dağılma tarihi çok yakındı birbirine. Zaten ilk 200 sayfayı bir gecede okudum. Ne yazık ki kitabın ikinci yarısına geldiğimde heyecanımı kaybetmeye başladım. Eleni ve Giorgis'in hikayesi sıcacık ve hüzünlüydü. Onları sevmemek ve onlar için üzülmemek mümkün değildi. Anna ve Maria'nın öyküsü ise aynı hisleri uyandırmadı bende hele Sofia'yı anlayabilmem mümkün değil. Anna'nın yaşadıkları şaşırtıcı değildi o kadar belliydi ki olacaklar. Maria'ya yazar gerçekten haksızlık etmişti bence. Tüm bunlar bir yana farklı bir hikaye arıyorsanız okunması gereken bir kitap Ada. Cüzzam, cüzzamlıların yaşamı, onlara davranılış tarzı, toplumdan uzaklaştırılmaları içinizi burkacak. Fotini'nin gözünden çok uzun bir tarihi dinleyeceksiniz, özgün, ilginç, hüzünlü bir hikaye sizi bekliyor.





25 Temmuz 2013 Perşembe

Grinin Elli Tonu / Fifty Shades of Grey


Evet sonunda muhteşem, müthiş, çok yakışıklı, kadınları hemen etkisi altına alan, çekici, dayanılmaz, karşı konulmaz, gizemli, küçük yaralı çocuk, bla bla bla Christian Grey'i okumayı bitirebildim. Kitap okurken en azından bir karaktere sempati duyarım ama Ana'dan da Christian'dan da hiç hoşlanmadım. Valla Edward ve Bella'yı da pek sevmezdim ama bu ikisinin yanında çok süper bir ikili oldular. Kitabın içeriğine falan sataşmayacağım, sonuçta herkes konuyu ve bdsm olduğunu biliyordu. Her sayfada "içimdeki tanrıça, yatağa tırmandım ve kalçalarından düşecek gibi duran" yazması delirtti beni en çok. Bir de okuduğum en iyi aşk hikayesiydi diyenlere sormak istiyorum. Aşk neredeydi ben mi çok odunum da bu güzel aşkı göremedim acaba. Adam sapıktı, kız ise saf. Çok zengin ve çok yakışıklı ve çok süper olduğu için ona aşık olduğunu sanıyordu ve her istediğini yapıyordu ee hani çok aşık, duygusal Bay Grey ? Ben bir şeyler kaçırdım sanırım. Kitabın sonu ise gerçekten delirtti beni o kadar okudum son 5 sayfada neler oldu yok artık.


Spoiler:
500 sayfa boyunca kızımız adama çok aşıktı, dayak yedi, sapık rüyalar gördü, itaatkar oldu. Eee son 5 sayfa da neler değişti ? Çok süper piyano çalan zaten her şeyi çok süper yapan Grey'e beni döv dedi dayak yedi adamı bıraktı gitti. Neden? Yok artık yani. Neyse bu numaraya gelip ikinci kitabı yine de okumayacağım. Zaten bir çok yerde ayrıntılı biçimde yazmışlar kitabın sonunu. Ah bir de yazarın marka takıntısı öldürdü beni. Poff anladık adam zengin de sen bütün ilişkiyi adamın yakışıklılığına ve parasına bağlarsan ben nasıl inanayım aşka. Gerçi ben pek romantik biri sayılmam, mum ışıkları bayar beni, öyle çiçekler pahalı hediyelerle kandırılamam sanırım onun için büyük aşkı göremedim.
İçten içe merak etsem de devamını okumayı reddediyorum. Gözlerime ve sinirlerime yazık valla. Bu arada kitabın çevirisini okudum ancak arkadaşlarım orijinali oku birde çeviri kötü dediler. Bilemiyorum belki de çok iyi bir kitap ama çeviri kötü. Pek sanmıyorum ama okuyanlar cevap verebilirse sevinirim. Ah birde Christian'ın büyük gizemini çok merak ettim birde onu anlatırsanız bana çok süper olur. Tabi kitapla ilgili sevdiğim bir şeyler de var. Mailler çok güldürdü beni, zeka pırıltıları taşıyan tek yerdi belki de kitapta ve çok eğlenceliydi. Tavsiye eder miyim bilmiyorum isterseniz buyurun okuyun ama kitabın erotik romans kategorisinde olduğunu ve yetişkinler için olduğunu unutmayın. 


19 Temmuz 2013 Cuma

Nehirlerin Kadını / Lady of The Rivers

Nehir Tanrıçası Melusina'nın soyundan gelen Jacquetta, doğumundan itibaren geleceği göreme yeteneğine sahipti.Çocuk yaşta amcasının evine yaptığı bir ziyarette, kendi gücünün tıpatıp benzerini, büyücülükle suçlanan genç mahkum Jeanne D'arc'ta gördü.

Jacquetta Fransa'nın en güzel prensesiydi ardından İngiltere'nin en önemli kadını oldu. Aşkı için tüm sıfatlarını bir kenara bıraktı ve Jacquetta Woodville oldu. İngiltere Kraliçesi Anjou'lu Margaret'in en yakın arkadaşı ve sırdaşıydı, tek dostuydu. Ardından İngiltere kraliçesinin annesi oldu.
Kuzenler Savaşı'nın 3. kitabı Nehirlerin Kadını bizi hikayenin en başına götürüyor. Tudorlar tahta çıkmadan, Yorklar tahtı almadan önceye götürüyor. Kingmaker'in henüz küçük bir çocuk olduğu zamanlara. Lancasterlar, Kötü Kraliçe ve buz prensin hikayesini anlatıyor. Elinizden bırakamayacağınız bir çırpıda okunacak bir kitap sizleri bekliyor.


Her şeye rağmen, kralı, kraliçesi, ve kızı Elizabeth için savaşmaktan vazgeçmedi. Felek Çarkı, İngiltere tahtına hiç kimsenin beklemediği birini geçirecekti ve bu kişiyi sadece Jacquetta biliyordu.



13 Temmuz 2013 Cumartesi

Sokak Kedisi Bob / A Street Cat Named Bob

Bir kedi ile beraber yaşamak inanılmaz bir his. O kadar özel yaratıklar ki. Karşılıksız ve çıkarsız sevgileri, hepsinin kendine has karakteri, hayatınızda yaptıkları değişiklikler. Eve geç kaldığınızda kapıda size sinirli sinirli bağırması, burnunuzu yalayarak her sabah uyandırması,her söylediğinize cevap vermesi... Ben oğlumla sokaklarda tanışmadım. Veterinerden almıştık onu. Tekir ve erkek olduğu için onu isteyen kimse çıkmamış, çok çirkin bu olmaz falan demişler. Evet benim oğlum cins bir kedi değil ama kocaman bir kalbi olan sevgi dolu çok özel bir kedi. Bob'un hikayesini okurken çok etkilenmemin sebebi muhtemelen hayatımızı bir kedi ile paylaşıyor olmamız. Her çevirdiğim sayfa bana yaşadığımız bir şeyleri anımsattı. Hele o kısırlaştırma ameliyatı herhalde hayatımın en zor gecesiydi. Bunları yazmamın sebebi "aman abartmış kitap olsun diye" şeklinde yorum yapanlar. 
Sokak Kedisi Bob, uyuşturucu problemiyle savaşan bir sokak sanatçısı ile onun hayatını değiştiren yaralı bir sarmanın hikayesi. Çok içten anlatılmış, içinizi ısıtan bir hikaye. Öyle bir kitap ki elinize aldıktan 1 saat sonra siz ne olduğunu anlamadan bitiveriyor. Bazen gözlerinizi dolduruyor, bazen bir tebessüm oluşturuyor yüzünüzde. Ama okuduğunuza kesinlikle pişman olmayacağınız bir kitap. Gerçi ben yer yer james Bowen'i kıskanmadım değil. Benim asi oğlum değil omuzumda gezmek kucağa bile gelmekten nefret ediyor. Okuyun okuyun okuyun. Ve lütfen bu sıcak havalarda o minik canlar için bir kap su koymayı unutmayın kapılarınızın önüne. Bir kapta mama koyarsanız şahane olur.