6 Şubat 2013 Çarşamba

Rüzgar Gibi Geçti / Gone with the Wind

Dünyanın en en en müthiş hikayesi Rhett ile Scarlett'in aşkı.
İlkokulda okudum ilk defa Rüzgar Gibi Geçti'yi. Dizisi mi olacaktı yoksa film yeniden mi çekilecekti tam hatırlayamıyorum ama yeni Scarlett arıyorlardı. Babam kendi okuduğu baskıyı vermişti bana o zaman, daha sonra her yeni basılan Rüzgar Gibi Geçti alındı İngilizce ya da Türkçe.
İlk okuduğum aşk hikayesiydi, sanırım ondan historical okumaya bayılan insanlardan olamadım bir türlü :) Her okuduğumda başka bir bölümünü seviyordum kitabın, yaşıma göre değişiyordu tabi, ilk başka Tara'daki savaştan önceki hayat, daha sonraları Rhett'le Scarlett'in evliliği, bazen Mellanie bazen dadı, 18 yaşını geçtikten sonra Kuzey-Güney Savaşı, savaştan sonraki hayatta kalma mücadelesi. Ama hiçbir zaman sonunu sevemedim.
En yeni baskı Artemis Yayınları'ndan çıktı, orijinal kısaltılmamış metin. Ay söylemezsem çatlayacağım valla ayrıca burası benim canım ne isterse yazabilirim. Şu kitap için " dili çok ağdalı, ay dili çok ağır , ay çok sıkıcı, ay onu okudunuz mu ben bilemedim ki" diyen bir grup insan var onları boğazlamak istiyorum . Tabi bu grup çıplak adam kapaklı kitaplara ve şu çok meşhur Fifty Shades of Grey serisindeki adama ölüp biten tipler. Sinir oluyorum onlara.
Neyse biz işimize bakalım:)  Rüzgar Gibi Geçti Tara'da başlıyor. Tara, O'Hara ailesinin 3 kızı ve köleleriyle yaşadığı çiftlik. Hikayenin ana karakterlerinden biri de Tara ayrıca. Son satırlara gelene kadar Scarlett'in tutkusuyla bağlanıyorsunuz Tara'ya ve onu korumak istiyorsunuz. Gerçekten ev olduğunu hissettiriyor size, ait olduğunuz yer.
Ve elbette ki Rhett Butler var. Dünya üzerinde yaratılmış en müthiş erkek karakter.
Scarlett O'Hara, şımarık, inatçı, isteklerinin peşini bırakmayan kadın.
Ashley Wilkes geçmişle yaşayan ümitsiz bir romantik.
Melanie sevgi dolu, iyilik timsalimiz. Ancak neden Scarlett'in onu sevmediğini anlamak çok da zor değil. Kadınca kıskançlıklardan ziyade olduğunuz ve olmak istediğiniz, asla da olamayacağınız kişi ile ilgili bana göre Scarlett'in nefreti. Evet sevdiği adamla Melanie evlendi, ondan çocuğu oldu ama asıl sorun onun cesareti ve koşulsuz iyiliği, herkes tarafından sevilmesi, saygı gösterilmesi. Scarlett gerçek bir hanımefendi olmaktan yıllar içerisinde o kadar uzaklaşıyor ki bu Melly'ye olan nefretini sürekli büyütüyor.
Ah Dadı'yı nasıl unutabildim. Mammy en büyük desteği olarak yanında Scarlett'in tek dayanağı, en önemlisi de ondan korkmadan yanlışlarını söyleyebilen tek insan.
Gone with the Wind zamansız bir klasik. Bir aşk hikayesi ise kesinlikle değil. Kuzey-Güney Savaşı gölgesinde geçen hayatları anlatıyor bize, yaşam mücadelesini, değişen şartlara ayak uydurabilmenin zorluklarını, köleliği ve savaşın korkunç yok edici yönünü gösteriyor.
O kadar içine alıyor ki hikaye okurken Scarlett'i boğazlamak, Rhett'i silkeleyip kendine gel demek istiyorum.
Ucu açık bir sonla bitiyor kitap, Margaret Mitchell sonunu belki okuyucusunun hayal gücüne bıraktı belki de devam yazmak istedi. Yıllar önce "Defalarca hikayenin devamını yazdım ama hepsini yırtıp attım. Rhett ile Scarlett'in öyküsü böyle kalmalı." şeklinde bir açıklamasının yazıldığını hatırlıyorum. Alexandra Ripley'in yazdığı  "Scarlett" isminde bir devam kitabı var. Ama o kitap başka bir zamana:)
" After all, to-morrow is another day."


Arka Kapak




Margaret Mitchell

Artemis Yayınları

“Amerikalı bir yazarın elinden çıkan en kaydadeğer ilk roman. Ve hiç şüphesiz ki, gelmiş geçmiş en büyük romanlardan biri.”
-The New York Times, Yüzyılın Kitapları

Güçlü ruhu, çarpıcı güzelliğiyle Scarlett O’Hara, hür ve etkileyici Rhett Butler ve romantik, son derece yakışıklı Ashley Wilkes’ın içinde olduğu aşk üçgenine İç Savaş kıyameti eşliğinde tanık oluyoruz.
Aşk, ölüm, kan, kül ve savaşın götürdükleri.

SCARLETT : “Bunu yarın düşünürüm! Çünkü yarın başka bir gün...”
RHETT : “Açıkçası canım, hiç umrumda değil!” 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme